Hastalık Endişesi:
Freud’un “haz ilkesinin ötesi” dediği o sınırda bir yerde başlar bu korku…
Beden sağlığından değil, zihnin onunla ne yapacağından korkarız.
Ölümden değil, ölümü beklemekten… Ve bazen bir kelimenin bile içimize ölüm tohumu gibi düştüğü olur.
Bir kelime.
Televizyonda bir haber.
Birinin sosyal medyada paylaştığı siyah beyaz bir fotoğraf.
Ya da sadece “konser” yazan bir afiş… Ama sen onu “kanser” diye okursun.
İşte korku böyle başlar.
Her şey yolundayken, ruhun kırılgan bir yüzeyinden içeriye sızan o kelimeyle yerle bir olur iç denge.
Tetikleyici bir an... Zihnin perdesi kapanır. Artık bulunduğun yerde değilsindir. Arkadaşların gülüyordur belki, ama sen çoktan kendine mezar yeri bakmaya başlamışsındır.
Bu yalnızca bir korku değildir.
Bu, "Bir gün o haber gelecek" endişesinin, bilinçdışında yıllardır yankılanan sesidir.
Gerçekten Ölümden mi Korkarız?
Hayır.
Çoğu zaman ölmekten değil, ölüm sürecini bilmeden yaşamaktan, haberi alma anının sarsıcılığından, o kontrolsüz bekleyişten korkarız.
Zihnimiz, en ufak bir bedensel değişikliği, bir sivilceyi, bir kaşıntıyı, hafif bir ağrıyı, ölümcül bir senaryoya dönüştürmekte usta bir yazardır.
Ve yazdığı her şeyin sonu aynıdır:
Kaygı, stres, boğulma hissi.
Bazen yalnız kalamazsın.
Bazen kalabalıkta bile boğulursun.
Telefonun interneti çekmediğinde, Google seni terk ettiğinde, ChatGPT sustuğunda nefesin de susar.
Çünkü artık seni sakinleştiren şey insanlar değil, bir cevap bulduğun o sanal seslerdir.
Psikolojide Bu Ne Anlama Geliyor?
Bu tür korkular, “hastalık anksiyetesi” veya halk arasında daha yaygın bilinen adıyla hipokondriyazis olarak tanımlanır. Ancak modern psikoloji bu kavramı çok daha geniş ve derin bir yerden ele alır.
Korku çoğu zaman bir hastalıktan değil, belirsizlikten, kontrolsüzlük hissinden ve bastırılmış travmalardan beslenir.
Psikanalitik açıdan baktığımızda, bu yoğun kaygının altında sıklıkla şu yapıların izine rastlarız:
İçsel Bir Savaş Başlar
Dışarıdan bakıldığında hiçbir şey olmamıştır.
Ama içeride savaş çıkmıştır.
Zihnin bir tarafı seni sakinleştirmeye çalışırken, diğer tarafın çığlık çığlığa seni uyarır.
Bu savaş saatlerce sürebilir.
Ve sonunda bedenin yorgun düşer. Sadece kaygıdan değil, düşüncelerin ağırlığından.
Peki Neden Bu Kadar Etkileniyoruz?
Çünkü modern çağ, bedenimize karşı acımasızdır.
Her şeyin kusursuz görünmesi beklenirken, bir lekenin bile anlamı büyür.
Toplum, genç kalmamızı ister. Sağlıklı olmamızı, enerjik olmamızı...
Ve tüm bunlar “olmazsa” diye düşünmek bile seni hasta etmeye yeter.
Son Söz Gibi...
Hastalık korkusu, aslında hayatı ne kadar çok sevdiğini gösteren bir alarmdır.
Ama o alarmı susturmak için hayatı kontrol etmeye çalıştıkça, yaşamla bağın da zayıflar.
Bazen kendine şu soruyu sorman gerekir:
“Gerçekten hasta olmaktan mı korkuyorum,
yoksa hayatın beni hazırlıksız yakalamasından mı?”
Bilinçdışı bazen seni korur, bazen sana oyun oynar.
Ama unutma: Zihninin yazdığı tüm senaryolar, bir kitap gibi tekrar düzenlenebilir.
Yeter ki kapağını açacak cesareti bul.
Copyright © 2024 Uzman Klinik Psikolog Ömer Kurt
YRC Bilişim